7 Temmuz 2013 Pazar
adem habil kabil
habil-kabilÂdem ismi ile işaret edilen, kendinde sınırsız Şuûr platformunu hisseden, tadan kişi psikolojik olarak dünyaya döndüğünde kendisinde bundan sonraki süreçte iki hâl (iki Âdem evlâdı – Habil ve Kabil -) hâsıl olur, doğal olarak.
Âdem, Arapça’da “Adem”, yani “yokluk” kelimesi ile kelimenin baş tarafına gelen “Elif” harflerinden oluşur. Elif, tasavvufta, ilk, evvel, her şeyin başlangıcı, yani Allãh’ı temsil eder. Bu kombinasyonla Âdem, Allãh ile var olduğunun bilincinde olan “yokluk” şeklinde de tevil edilebilir. Veled, çoğulu evlad ise, kişiden doğan yeni bilinç halleridir.
Habil de, Kabil de yaşanır insanda..
Birincisi bu hâlin devamlılığını sağlamak amacıyla, samimi bir şekilde, takva sahibi olarak Âlemlerin Rabbine kurban/yakınlaşma çalışmaları, ki bu Rabb indinde maKBuL (kurbanın kabulü) olandır > Habil ile sembolize edilen..
“kurban”, KuRB=yakın kelimesi kökünden boğazından kesilecek adak hayvanları değildir Arapça’da. Allãh’a yakınlaşma maksatlı bütün eylemlerimiz birer kurbandır.
evrenin-sembol-dili
İkincisi ise Âdemliği, sınırsızlıktan tatmanın nefis yönümüze vermiş olduğu, şımartıcı egosal haz. Çoğunlukla olan da bu durumdur. Günümüzde de tasavvufla, mistisizm ile ilgilenen bir çok insanda manevi duyguların, egosal hazza dönüştürülerek insana vermiş olduğu kibir ve daha da fazlasını kazanma hırsı görülür. > Kabil ile sembolize edilen..
Artık bundan sonrası, kişideki Habil ile Kabilin mücadelesidir. Ve çoğunlukla Kabil Habili yani, nefs Şuûrda yaşanan manevi halleri egosu için kullanır, onlarla yetinir; bizi Allãha yaklaştıracak düşünce ve davranışların pratiğe dökülmesi ikincil plana atılır, önemsenmemeye başlar. Daha tatlı gelir nefsin şımarıklığı ve manevi mertebeler (Habilin kızkardeşi) için olan hırsı (Kabil’in Habil’i öldürme isteği).
Kabil’imizdeki ‘hırs’, karganın ba’s edilmesi (diriltilmesi/ belirginleşmesi/ somutlaşması) olarak ayette ifade edilmiştir.
Carl Jung’un da belirttiği üzere rüyalarımızda da belirli manaları temsilen arada bir gözüken insanlığın toplu bilinçaltına ait evrensel arketipler, evrenin sembol dili vardır. Bu binlerce yıllık bilgi birikimini geçmişte tasavvuf ehli de eserlerinde işlemişler. Kur’an’da da evrenin bu sembol dili yer yer kullanılmıştır.
Karganın toprağı eşeleyerek örnek teşkil etmesi, Habil’in cesedinin gömülmesi ise, bizi sınırsız farkındalığa götürecek eylemlerimizin, manevi mertebe kazanma (Habilin kız kardeşine göz koyma) hırsı yüzünden beden/zihin toprağında kaybolması/gömülmesi anlamınadır. Sonuç, kişide açığa çıkan pişmanlık..
Sonsuzluk Kulesi Yazar: Berkay ÖZCAN
Sonsuzluk Kulesi - Berkay Özcan (AHHA)
(… ÂDEM’in evrimi).
adem-evrim-islam
Doğa tek hücreli canlıların “sonsuz şimdi”yi yaşayan birkaç saniyelik kimyasal hafızasından 4 milyar yıllık süreçteki olağanüstü artışıyla insan beyninde bir ömrün sahip olduğu deneyimleri, düşünceleri, duyguları saklayan “holografik hafıza”da kendini deneyimlerken bulmuştur.
Büyük bir ön-beynin getirisi, İnsanda “Yüksek farkındalık” potansiyelini oluşturmuş; fakat bunun yanında yüz milyonlarca yıllık evrimsel dönüşümün ürünü olan içgüdüsel dürtüler, modern insan olan Homo sapiens’lerin bilinçlerinde özü-hissedişin ilk seviyesi olan Âdemİ ile en büyük cinnî kişiliği olan ŞeytanInın mücadelesini de başlatmıştır.
Bilinç, evrimsel süreç sonucu evreni, hakikati sorgulayabilecek seviyenin ötesinde, Âdem’liğine ulaştığında Risâlet dönemi (≈ kişinin özünden gelen hakikat yaşamı) de başlamıştır.
Ne hayvansal dürtülerimiz, ne de bizleri hakikate taşıyacak olan aklî melekelerimiz Tanrı’nın geçmiş bir zamanda çamurdan yarattığı Âdem’e gökten bir anda düşmemiştir. Canlılığın ve dolayısıyla İnsan’ın kendiliğinden nasıl oluştuğu ile ilgili olarak belirli bir sistem dâhilinde, bilimsel bulguların dairesinde düşünebilmekten yorulduğumuz anda olayı bir takım üstün, ilahî ya da uzaysal güçlerin anlık müdahalelerine (sihirli sopalarına) bağlamak kolaya kaçmak, kolay yolu seçmek olacaktır. Âdemî bilincin, düşünsel dünyasında geçirdiği mutasyonlarla açığa çıktığı insan beyni-bedeni de diğer canlı türleri gibi yüz milyonlarca yıllık evrim ile son hâlini almıştır (İnsan bedeni ayrıcalıklı değildir). Biyolojik evrimden sonra İnsan türü ile beraber “kültürel ve zihinsel-ruhsal evrim de” yeryüzü sahnesinde rol almıştır.
Geçmişte, ancak eski Yunan, Roma tanrıları misali ötelerdeki olağanüstü güçler tarafından meydana getirilebileceği düşünülen birçok olguya bugün bilimin pozitivist diyebileceğimiz bakış açısı çerçevesinde açıklayıcı cevaplar verilebilmektedir. Bilimin şu an için cevaplayamadığı bütün sorular da er-geç cevaplanacaktır. Ötelerdeki (!) ilahi bir gücün anlık müdahaleleri ile doldurulacağına inanılan boşluklar konusunda bilim elbette iş başındadır.
Mistiklerin yüzyıllardır anlattığı ve çağdaş bilimsel disiplinlerin de işâret ettiği “Parçalardan oluşmayan, Sonsuz-Sınırsız, Tek, Mutlak Bilinç ve Gücün, Varlığın” dileği, kendi varlığının algıladığımız 4 boyutlu Evren boyutunda nedensellik ilkesi çerçevesinde, “evrensel fiziko-kimya kurallarının kendisi olarak” ve bu “kurallar istikametinde” açığa çıkmaktadır. Bu yüzden 4 boyutlu evrenimize asla tanrısal-ilâhi olarak adlandırılabilecek direkt-âni müdahaleler; başka bir deyimle sistemde Tanrının sihirli sopasına yer yoktur. Çok boyutlu Evrenin her birime hitâp eden gerçekliğinde yürürlükte olan mekanizma materyalist felsefeye uygun gözükür. Elbette bu, gerçeğin herkes tarafından objektif olarak algılanan yönü olup meta-fiziğe yer vermemektedir. Metafizik âlemin varlığı ancak sübjektif olarak hissedilebilmektedir.
Evrensel Sisteme bakarken de ilk olarak materyalist (salt maddeyi gerçek sayan Bilim’in rehberliği) ve düşünce dünyamızda derinleştikçe de idealist (Salt Mânâ Evreninde yaşadığımızı işâret eden Gönül’ün Rehberliği) düşünüş modellerini temel alarak Dini metinlerin (konumuz gereği insanın yaratılışının) yorumlanması faydalı olacaktır.
Gönlün meta-fizik alanına tüm hayallerden (mecazlardan, sembollerden) arınarak sağlam adımlarla girebilmek için “Bilim” ve Bilimin bulguları rehberimiz olmalıdır. Aksi takdirde, bilimle asla uyuşmayan “Âdem ve Havva’dan insanlığın türeme anlatımları” ve bunun gibi çağının zorunlu mecazî anlatımlarını gerçeğin kendisi sanıp, kendimizi şişirdiğimiz balon dünyamızın içinde -kozamızda dışarıdaki Evrensel Sistemin gerçeklerinden bihaber olarak- yaşamaya hapsetmiş oluruz.
Bilim, doğa olaylarını doğaüstü, ilâhi bir takım kuvvetlerle açıklamak yerine, fiziko-biyokimyasal kanunlarla, teorilerle, somut, direkt ya da dolaylı bilimsel veriler doğrultusunda doğanın ve evrenin yapısını açıklamaya çalışır. Bilim, doğada bulunan canlı türlerinin “aniden, yoktan yaratılıp” yeryüzüne bırakılmasını kabul edemeyeceği için –ki en başta enerjinin yoktan var edilemeyeceğini söyleyen termodinamik kanununa aykırıdır- bu canlıların birbirlerinden türediğini, yâni Evrim’in bir GERÇEK olduğunu savlar.
Yazı dizimiz boyunca şunu ifâde etmeye çalıştık: Allãh’ın Kendindeki Sonsuz İlmini AN’da seyredişi; başlangıcı ve sonu olmayan “Yaratımı, Deneyimleyişi” meydana getirmektedir. Potansiyel (Kuvve) hâlindeki Tümel İlim (DATA’daki Şey’ler/Eşya) Allãh’ın KuDReti ile İRaDe olunduğunda, ŞEY tohumuna/programına göre boyutunda açığa çıkar/yaratılır/algılanır/deneyimlenir, OLdurulur (Kûn Fe yeKûn).
DEHR’de ŞEY iken Varlık kokusu almamış olan Evrenimiz de Allãh’ın İlim-İrade-Kudret sıfatları gereği “OL”arak Varlık kazanmıştır. Bu yaratılışın misali her an bizlerde de gerçekleşmektedir. Örneğin, “Kırmızı bir elmayı” düşünmek istediğimizde belleğimizde sûretsiz, potansiyel olarak (ŞEY) bulunan salt bilgi (DATA, İlim) bizdeki enerjinin kullanımıyla (Kadir) açığa çıkarılarak (İrâde) sûrete bürünüverir (OLuverir).
Evrenimiz sûrete bürünmek, algılanabilmek için Büyük Patlama ile açılmış, kuantlaşma/maddeleşme başlamış ve canlılık meydana gelmiştir. Cansız maddenin kozmolojik Evrimi gibi, canlılık da Biyolojik Evrimsel süreç ile türemektedir. Evrim, boyutumuzdaki Yaratılışın kendisidir. Yaratılış bu boyutta vasıtalarla, sebeplerle olmaktadır. DEHR’in Potansiyel ilminin bir cüz’ü (!?) bu boyutun birimlerinin kendilerinden (=birimlerin kendileri olarak) seyredilmekte, deneyimlenmekte, ifâde olmaktadır.
Üst boyutlara göre Olmuş-Bitmiş olan Evrenimizin Seyri biz birimsel zihinlere göre devam etmektedir. Evrenimizin idâmesini sağlayan bütün kanunlar HEP o en yukarıdaki (!) “Ol” buyruğunun içindedir.
AHAD’ın DATA’sı akla gelebilecek/gel(e)meyecek Tüm Sonsuzluğu barındırdığından “OL” emri “Mutlak Yokluktan” yeni yeni Varlıkları açığa çıkarmak anlamına gelmemektedir.
Benzer şekilde “Khalak” fiili de “yoktan var etmek” anlamına gelmemektedir. Kur’ãn’da “Khalake>>>yaratmak” eylemi “yoktan, hiçlikten meydana getirme” anlamında değil de, “bir değişimi, dönüşümü, evreleri, merhaleleri” anlatmak için kullanılmaktadır. Kelimenin orijinal anlamı bilinmek isteniyorsa, kelimenin mânâsının apaçık bir şekilde anlaşıldığı âyetler göz ardı edilmemelidir.
Örneğin, Mu’minûn sûresi 12, 13, 14. âyetlerini inceleyelim:
“…thumme [sonra] khalak na [biz khalk ettik] el nutfete [zigotu] ‘alekaten [embriyo] fe halak na [biz khalk ettik] el alekate [embriyoyu] mudğaten [etleşmeden önceki bir aşama], fe halak na [biz khalk ettik] el mudğate izamen…”
“Sonra o nutfeyi bir ‘alak/embriyo olarak yarattık, sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık, daha sonra o et parçasını kemik olarak yarattık…”
Anne karnında yaratılışın her evresi için ayrı ayrı olarak “Yaratmak=Khalak” kelimesi kullanılıyor. Görüleceği üzere her evre (nutfe, embriyo, et, kemikler) ayrı ayrı olarak yoktan, bir anda değil, bir dönüşüm sonucu meydana getiriliyor.
“Sizi, canlıları yarattık/Khalk ettik” benzerindeki âyetlerde de her zaman kelimenin bu orijin anlamını (“Yaratımın kademeli-dönüşümlü” olduğunu) göz önünde bulundurmamız gerekecektir.
Kur’ãn’da yaratılış âyetleri incelendiği takdirde hiçbir varlığın yaratımının vasıtasız meydana getirilmediği de fark edilir (Çamurdan, sudan, balçıktan, alak’tan yaratımlardan bahsedilir).
Kur’ãn, elbette insanın ilk(s)el (maymun, balık, sürüngen benzeri vs.) atalarından ve ara evrelerinden (geçiş türlerinden) bahsetmemiştir. İnsan’ın biyolojik/hayvansal bedeninin evrimsel sürecini bir filmin (sayısız) kareleri olarak düşünürsek Kur’ãn’da bütün karelerin tek tek sayılmasını beklemek de mantıklı olmayacaktır. Bunun yerine Kur’ãn, öz(et) olarak İnsan’ın biyolojik bedeninin Salsal‘dan (İnorganik + Organik kimyadan) dönüştürülerek safhalar halinde meydana getirildiğini söylemiş ve ayrıntısını da bizlere, AKIL sahiplerine bırakmıştır. Kur’ãn, Sistem hakkında işâretler vermesine rağmen elbette bir Bilim kitabı değildir.
ÂDEM
Dini metinlerde anlatılan yaratılış kıssalarının “ilk insan Âdem – Havva ve ikisinden üreyerek çoğalma”şeklinde yorumlanmasınınBilimsel anlayışa (Evrim sürecine) ters olduğunun anlaşılması gerekir. Evrim bir süreçtir, sürekliliktir ve bu yüzden Bilim açısından “ilk insan” diye bir kavram yoktur. “İlk” kavramı süreklilikte/süreçte kaybolur.
Âdem ’in yaratılan (biyolojik olarak) ilk insan olduğu düşüncesi genelde Bakara–30. ve benzeri anlatımları içeren âyetlere dayandırılır. Biz bu âyetlerin mecazî anlatım olmadığını varsayarak yorumlasak bile biyolojik anlamda “ilk insan” kavramı ile çelişecektir. Çünkü âyette Âdem’in Halife olarak vasıflandırılması (ceâle) esnasında yeryüzünde zâten fesat çıkarmakta (yüfsidü), kan dökmekte olan varlıklardan (yesfiküd dima’) bahsedilmektedir. Bilinçsiz ve dolayısıyla suçsuz olan hayvanlar fesat çıkartamaz, kan dökemez. Fesatçılık ve kan dökücülük bilinçsiz hayvanların değil, bilinçli varlıklara, dolayısı ile İnsan türüne has bir özelliktir.
Bazı dini içerikli kaynaklara dayanarak varsayımsal ata Âdem’in yaşadığı dönemi en fazla 15–20 bin yıl öncesine kadar götürebiliriz. Fakat fosil bilimciler milyonlarca yıl öncesine ait insan fosilleri bulmaktadırlar. Bu da Âdem diye özel bir varlığın yaşadığı çağlarda insan isimli türün zaten yeryüzünde yaşamakta olduğunu gösterir. Bu sebeple geçmişte bir Âdem yaşamış olsa bile bu kişinin modern bir insan (Homo sapiens) olduğunu bile rahatlıkla söyleyebiliriz.
Biyolojik açıdan “ilk insan kavramı” bilimin konusudur ve bundan dolayı bu konuda asla kanıtlayamayacağımız inançlarımızla değil, bilimin bulgularıyla-verileriyle hareket etmemiz gerekir. Bu da bizi “Evrimsel Sürece” götürmektedir.
Kur’ãn’da Âdem’in bizlerin biyolojik atası olduğunu açıkça gösteren bir beyânı yoktur (“neden böyle bir atadan bahsetme gereği duysun ki” sorusu da sorulabilir tabi).Ayrıca geçmişte yaşayıp yaşamadığına dâir ortada objektif (tarihsel vs.) kanıtlar yok iken de “ilk insan” tartışmasını yapmak abesle iştigâl olacaktır. Kutsal kitapta geçmişin hikâyelerinin ayrıntılarıyla (Örneğin, “Meryem doğum sancısından kurtulmak için hurma yiyor”. İbret alalım (!?) diye anlatılan bu tarz kıssalarda neden bu tip ayrıntılar var? Düşünülmeli…) anlatıldığını düşünmek kanaatimizce Kur’ãn’ın ruhuna aykırıdır.
Kur’ãn, Rasûlullãh’ta açığa çıktığına (O kendinde Kur’ãn hakikatlerini bulduğuna) göre kıssalar da gene Kur’ãn’ın ifâdesiyle “evvelkilerin tarihsel verileri (esâtîrul evvelin)” değil, Hakikatin açığa çıktığı Beynin geçtiği “Şuûr (içsel farkındalık) Evrelerinin” sembolik anlatımları olmalıdır.
Kuran, İNSAN’ın Şuûr içeriğinin anlatımıdır! İNSAN’ın (=Tüm OKU’nan Kur’an ayetleri) BOYUTSAL GEÇMİŞİnin anlatımıdır. Geçilen evrelerin o Beyin tarafından OKUnmaya başlamasıyla da o mertebeler “kıssalara bürünerek” dilde ifâde bulmuştur.
Örneğin, Rasûlullãh kendinde öyle bir –kelimenin tam anlamıyla- boyutsal sıçrama (Meryem’den ~İsa’nın doğumu) süreci yaşamış ki, bu sürecin sancısını (o sancı her ne ise?) giderecek olan şeyin (o şey her ne ise?) Holografik yansımada, dilimizde tam olarak ifâde bulduğu, en uygun kelime hurma olmuştur. Yoksa, ne geçmişte –fizik-biyoloji-genetik yasalarına, dolayısıyla mantığa aykırı- mucizevî bir şekilde babasız doğan bir erkek çocuk var, ne de hurma yiyen bir bakire! Daha önce geçilen bilinç seviyelerinin aksine Beşer dokunmadan (her ne demek ise!) yapılan bir boyutsal sıçrama ve bunun geçmişte Muhammed Rasûl’de (ve her devirde) yaşamı var.
Kur’ãn’dan okuduğumuz Şeytanın ayağını kaydırdığı Âdem, madde dünyasında yanmayan İbrahim… Hakikat Bilgisi ile ÖLÜ Bilinçleri DİRİltebilen ~İsa, Muhammed Rasûlullãh’ın kendisidir. Rasûlullãh’ın Evvelleridir, evvelki mertebeleridir. Bu yüzden “Ve iz kale Rabbu KE lil melâiketi (Hani bir zamanlar Rabbi N meleklere..)”, “Ve ZKuR fil Kitâbi Meryeme… (kendinde açığa çıkardığın Evrensel Bilgi kaynağından HATIRLA)” diye geçmektedir.
Evrenin Holografik oluşu (Zerrede Tümel’in boyut boyut SAKLI oluşu) gereği, Rasûlullãh kendinde bulduğu boyutların diğer insanlarda da potansiyel hâlde olduğunu bildiğinden ÖZGÜR=KUL olmak isteyen Beyinlere kendinde bulduğu DİNi teklif etmiş ve bu yolda yaşanan aşamalar da BİLENLER için hakikatindeki KENDİSİ tarafından sembolleştirilmiştir.
Rasûlullãh’ın ve O’nun varislerinin Özlerini hissetikleri-bildikleri ilk aşama kutsal kitaplarda Âdem ismi ile kodlanmıştır. Âdem eski dillerde “verimli toprak” anlamına gelir. Ürün verme potansiyelini taşır. Verebileceği ürünler (≈sonraki bilinç düzeyleri) Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Mûsa, ~İsa … vs. olarak adlandırılmıştır.
[[[*** Bundan sonraki cümlelerimizde kullandığımız “Âdem” ismi ile kastedilen geçmiş bir zamanda Âdemî bilince nâil olmuş tek bir kişi değil, her çağda İNSANlığın bu ilk basamağına ulaşma şükrüne kavuşmuş beyinlerdir. ***]]]
Bilmek’liğin ilk basamağı Âdem’dir. Bir kere Bilmeyi Hisseden zihin de Âdem evlâdı olur. “Âdem evlâtları” ifâdesi geçmişte yaşamış bir Âdem’in biyolojik olarak çocukları değil, Âdem gibi ve daha da ötesinde yaşayan anlamınadır. Dünyada yaşamakta olan tüm insanlık, Âdem evlâdı ve “Halife” değildir. Belirli hissiyatlara erip Evrensel Bilinçten ilham alan, -ebedi olmasa da- cennet(i) yaşayan İNSAN=Halife Âdem, Âdem (seviyesinin) ötesinde sürekli YENİLENEN bilinçler de Âdem evlâtlarıdır.
Kişinin bilincinde Âdem boyutu çıkmadan önce zihin kâh “ins (gündelik zihin farkındalığı)” kâh “cin (özel şartlarda açığa çıkan saklı kişiliklerin)“ etkisinde veritabanına yüklü yazılımların çıktısını yaşar. ATA DİNİ (genetikten ve çevreden gelen dürtüler, içgüdüler, şartlanmalar, değer yargıları, davranış kalıpları) işletim sisteminin ve yazılımlarının bireyin veritabanını programlaması sonucu bu zihinsel hâller bireye cehennemi (=Allãh’tan uzaklık) yaşatır.
“Cehennem için birçok İNS ve CİN hazırladık. Kalpleri vardır, FIKIH edemezler; gözleri vardır, BASİR edemezler; kulakları vardır, SEMİ’ edemezler. Onlar SÜRÜ (En’ãm) GİBİdirler, belki daha sapmış, daha gafil.”
Bu yaşayış hayvanî yaşamın daha kompleks olanıdır ve üst boyut ALGISI, İNSANÎ meziyetler (Tefekkür, Sezgi, İlhâm, Aşk, Huşû, Birlik vs.) bu yaşam biçiminde yoktur. Dolayısıyla kişi HAKİKAT’e Cahil=ÖLÜ’dür, UYKUdadır. Üst bilinç seviyelerine göre bu yaşamlar dünyada DİRİ DİRİ MEZARda yaşamaktadır.
Kişinin mezarından dirilebilmesi, hissedebilmesi potansiyelindeki Melek(e)leri kendinde bulabildiği ölçüdedir. Melek (elk=aracı, bağlayıcı ve/veya melk=güç köklerinden gelen anlamları itibariyle) zihnin birimselliğinden kaynaklanan yaşayışı yanı sıra kişiyi TEK’e bağlayacak, Varlığın gerçekte TEK olduğunu hissettirecek güçleridir. Bu güçlerin açığa çıkmasının yolu (şartı) da insanı diğer canlılardan ayıran SORGULAMA ve DERİNLİKLİ DÜŞÜNME yetilerinden geçmektedir. Sıradan bir yaşam ve sıradan düşünceler yatay boyuta (cansız evrene) âit iken, TEFEKKÜR dikeye kanat açmanın, (“tohum atma, spermin yumurtayı döllemesi, kıvamsız da olsa (su+toprak) çamur olma” mecazları) ilk şartıdır. Tefekkür yeteneğine sahip birey için DünyaSı Anne Rahmi gibi olur.
“Sizin birinizin ana‐baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır…”
“Rabbin meleklere “Ben kupkuru bir çamurdan, SalSal’dan insan yaratacağım” dedi.
Hakikat bilgisini alan yolcu kendini, âlemi SORGULAMAya, DÜŞÜNMEye başlar. Ölü olduğu Mezarı, Sorgu melekelerinin çalıştırıldığı nispette Kabîr âlemine dönüşür (günümüzün mecazıyla ifâde etmek gerekirse; içsel dünyaya, zihne dönük yaşam olduğu için “dalga beden” âlemine geçer).
[[[ İlkel atalarımızın hayatta kalabilme mücadelesi sonucu genlerine işlenen içgüdüleri milyonlarca yıllık bir “şaşmazlığa/kesinliğe” sahiptir. Belirli bir etkiye karşı bir hayvanın vereceği tepki –canlıların gereksinimi sonucu evrimleşerek bünyelerine katılan şaşmaz mekanizma dolayısıyla- bellidir/belirlidir. Milyonlarca yıllık tarihi olan bu mekanizmalar bizlere genetik yolla aktarılarak duygusal belleğimizi(limbik sistemimizi) ve bu atasal belleğin bireydeki duygu ve davranışlarını (rekabet, kıskançlık, hırs, saldırganlık, öfke, endişe, korku vs.) doğal olarak, yâni kişinin elinde/iradesinde olmadan şaşmaz bir şekilde oluştururlar. Nefis terbiyesi bu nedenle milyonlarca yıllık tarihe meydan okumadır ve kolay bir mücadele olmadığı ortadadır! Bu derece duygu yoğunluklu geçmişin izlerini silmenin yolu benzer yoğunlukta bir etkiyle mümkün olabilir. Bu da ancak konuyla ilgili Tefekkürle sağlanabilir.Her gün yapılacak 1 saatlik derin Tefekkür 1 milyon yılın etkilerini azaltabilir. “Milyonlarca yıl süren” diye işâret edilen “Dalga/Kabîr âlemi hayatı” anlatımının yoğun (sıkıştırılmış zaman) geçen Tefekkür ANlarına eşdeğer olduğu düşünülebilir. ]]]
Kabîr âleminde, kişi bağlı olduğu yol gösterici Mürşit’ten (Hakikati anlatan ilmi eserlerden, kişilerden, bilimsel gelişmelerden vs.) beslenmeye başlar. Artık Rahim duvarına bağlanıp embriyo (alak) haline gelerek ilk besin maddelerini almaya başlamıştır. Bebeğin sağlığı, düşük olmaması (=nefsi emmareye düşmemesi) için Tefekkürünün yaşamı ile zengin içerikli besin alımına devam edilmesi gerekir.
“Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir alak hâlini alır.”
Beslenmeye devam eden embriyo artık CANlanmaya başlar ve ET-KEMİK haline gelir.
“Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder.”
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik..”
Sabır‐Sebatla ilerlenen yolda yoğun Tefekkürler sonucu Beynin-Bilincin hassaslaşmasıyla kişi dikey boyuttan ilham alır hâle gelerek Evrensel Bilinç’ten nemalanmaya başlar (kendi yolunu nedensel işleyen beyin biyokimyası yanında Evrensel bilinçten aldığı nedensel olmayan içe doğmalar, yaratıcılık, AKIL ile de çizer). Kişinin bilinçaltı Evrensel duygularla yeniden programlanır. Artık günlük yaşamında hem cinlerinin hem de meleklerinin kontrolünde davranışlar sergiler.
Meleklerin bireyin beyninin derinliğinde yerelleşmesi kişinin Büyük Meleklerin, BURÇlar diye işâret edilen BÜYÜK BEYİNLERin ASTROLOJİK tasarrufuna, çekim alanına (KEHF Uzayı) girmesine neden olur (“Yıldızlarla yollarını bulurlar”). Dünyanın, zihnin DÜZ AYNAsı olması, yani bilinçte yaşanılanların dış alemde karşılık bulması bu evrede başlar. Kişi önceden sadece bilinçaltının sonuçlarını yaşarken Kabîrde (içerisinde gelişeceği kozasında, Tefekkür hayatında) elleriyle=bilinci ile yaptıklarının sonuçlarını da yaşar.
Bilinçte açığa çıkmaya başlayan Melek(e)lerle hakikat bilgisinin HİSSEDİLMESİ (=Ruh üflenmesi mecazı) gerçekleşir.
“Ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefh eder”
“Onu tamamlayıp, içine ruhumdan üfürdüğüm zaman…”
RUH’tan parça (!?) almak/olmak Âhiret ortamı, Nur Bedenin üretimidir. “ben”’den geçip “Biz”de eriyiştir.
[[[ Anlatım sadedinde “üretim” demiş olsak da, gerçekte aynı zihin dönüşüme-arınıma uğramaktadır. “Madde-Dalga-Nûr” beden hep aynı, tek zihindir. Ve hatta “Dünya-Kabîr-Âhiret” ortamı “Madde-Dalga-Nûr” bedenin/zihnin ta kendisidir. ]]]
“RUH’undan üflemesi” İNSANlığının başlangıcıdır. Bu düzeyde zihinde Âdem bilinci belirir. Hakikat bilgisinin Tefekkürü sonucu yaşattıkları bilinçaltının bütünlüğüne entegre olur ve yer yer farkındalık düzeyinde etkileri hissedilir (Tefekkürün ürünü huzur-huşû-teslimiyet-tevâzu-hayranlık-aşk-birlik-tamamlanmışlık gibi Âdem hâlinden önce zor yaşanabilecek cennet nimetleri). -Tasavvuf terminolojisi ile- mülhime pencerelerinden zihne ulaşan hakikat ışıklarıyla, beyin anlık (sabit olmayan, geçici) mânevî zevkleri (nefsi mülhime cenneti) yaşar (maddi bedeni hissettirmeyen Birlik yaşamı).
İşte bu hâller kişinin bedeninde/zihninde/algıladığı âleminde (Arz’da) HaLiFe olmaya başladığı zamanlardır.
“Rabbin meleklere ‘Ben Arz’da bir halife vasıflandıranım’ dediğinde…”
Kişinin özündeki (çokluk âleminden münezzeh) SuBHan ve (saf, temiz) KuTSî evrensel güçler (“Bizler Seni Hamd ile SuBHan ve Senin için KuTSî olur iken…”) bir zamanlar günâh işleyen (…Arz’da fesat çıkaran, orada kan döken birini…”) alt boyuta (=HaLeFine), zihne yansır.
Âdem her ne kadar geçmişinde cinlerinin tasarrufundaki ins hâliyle günâh içinde yaşamış ise de, bir madde bedene sahip olduğundan, Sonsuzluğu yaşattıracak potansiyel ön-beyninde gizlenmektedir. Tefekkür dünyası ile beynini-zihnini hassaslaştırarak, yâni derinindeki içsel boyutlarına temas ederek melekî mânâları (Esmâe külle hâ) kendi zihnine=Arz’ına indirebilir. Bu İLİM’in inişi Âdem’i oluşturur.
“Âdem’e belirli mânâların hepsini İLİM etti.”
[[[“Esmâe külle hâ”, dilbilgisi açısından “var olan tüm mânâlar” yanı sıra “belirli mânâların hepsi” anlamını da vermekte olup daha uygun durmaktadır düşüncemize göre. “var olan tüm ilâhi mânâların” ve dengeli açığa çıkışı, en güzel kıvamda (Ahseni Takvîm) “Kâmil İnsanda (~İsa)”, “belirli isimlerin hepsi”ni açığa çıkartabilecek potansiyeldeki (verimli toprak) beyin ise Zihin=Arz’daki Halife Âdem’dir.]]]
Melek(e)ler soyut evrenin mânâ-taşlarıdır. Hangi anlam için yaratılmışlarsa (hangi bilgi kodlanmışsa) -tam teslimiyet hâlinde- o görevi icrâ ederler (çekim kuvvetinin sürekli çekmesi gibi). Gelişerek-değişerek kendilerinde farklı mânâlar açılamaz (“Melekler, Seni SuBHan ederiz, senin bizde İLİM olarak açığa çıkarttıklarından başka ilmimiz yoktur, dediler”). Ancak bir madde beden aracılığı ile algılanır ve anlam kazanırlar. Madde bedene sahip insanın ise kendinde birçok meleke açığa çıkarabilerek (“Ey Âdem! Onları mânâları ile çağır, dedi”), yâni gelişebilme, Sonsuzluğa açılabilme potansiyeline sahip olduğunun bilgisi kendilerinde yoktur (“onlara Sizin bilmediklerinizi ben bilirim dedi.”).
Zihin, “sadece TEK var” yaşamına erdiği zamanlarda kendi derinliğindeki melekleri bulup onları kontrolü altına alarak (“biz meleklere Âdem(i oluşturmak) için (li Âdeme) secde edin dediğimizde…”) Âdem’liğini yaşar. Melekler Âdem (evlâdı) ortamının dokusudur. Melekler, kendilerinden ayrı bir Âdem var da, O’na secde ediyor değiller! Meleklerin otomatik olarak (“…melekler derhal/hemen secde ettiler…”) secdesi ile zihinde Âdem yapısı oluşuyor.
Bu öz-bilinç ortamı iradesi/farkındalığı ile tasarruf edebildiği madde bedeni (zevcesi=Havva) ile Cenneti mesken edinir, mânevî zevklerle haşır neşir olur (Ey Âdem! Sen ve Zevcin cennete yerleşin; ondan istediğiniz yerde bol bol yiyin), varlık TEK olarak algılanır (“…şu ağaca (çokluk âlemine) yaklaşmayın…”), ağaca yaklaşılmaz. Ağaca yaklaştıracak olan İLİM eksikliğinden kaynaklanan zulumât=karanlıktır (“…sonra ZaLiMlerden olursunuz…“)
Kişideki İblis’in fonksiyonu gereği, İblis Âdem ortamının dokusu olamaz (özüne secde edemez, “…o kâfir idi…”). Çünkü iblis kişinin kontrol edemediği (secde ettiremediği) sıradan/gündelik (“…(İblis) elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım…”) DÜŞÜNCE mekanizmasıdır. Dalga yapılıdır (“…beni ateşten yarattın…”) ve kişiye, iradesiz çıkışından dolayı günah işleterek (“Şeytan” kelimesinin mânâsı dolayısıyla Hak’tan uzaklaştırıp) kişinin kendisini özünden habersiz, salt madde beden olarak görmesini sağlar (“…onu çamurdan yarattın…”).
[[[ İblis ve Şeytan kelimelerinin âyetlerde aynı konu içerisinde farklı yerlerde, farklı amaçla kullanıldığına dikkat edelim. ]]]
İnsan, varlığı TEK’in fiilleri olarak seyredip İblis fonksiyonu devre dışı kaldığı anda Âdemliğe geçer. Zihin iradesiz olarak gündelik düşünce mekanizmasının işletildiği (sadece beyin biyo-elektrokimyasının hâkim olduğu) duruma döndüğünde de (TEK’ten ayrı birimlerin ve bunların fiillerinin var sanılması ile) bu cennet yaşamı sona erer (“Şeytan “o ikisini” oradan kaydırdı ve içinde bulundukları yerden onları çıkardı”), Âdemlik biter. Âdemsiz zihin ve o zihnin cesedi olarak (“…o ikisini” oradan kaydırdı…”) kalır (ilginç bir şekilde Bakara–31,33,34 ve 35 âyetlerinde Âdem –ve zevcesi- olarak hitâp edilen varlık birden “o ikisi” olarak adlandırılır. Âdem’in değil, Âdemsiz Zihnin “Çokluk âlemini” tatması, anında Zevceyi ceset (SEV’At) yapar ve “ikisi olarak” dünyaya düşer)
[[[ “ayıp/çirkin yerler/edep bölgeleri” olarak meâllendirilen “SEV’At” kelimesi gerçekte canlılığı olmayan/ruhsuz beden anlamına gelir. Aynı kelime “Kâbil’in Hâbil’i öldürüp cesedini gömme” konusunda geçmektedir (Mâideh-31). Bu bağlamda Âdem’siz/cennetsiz zihnin “diri olmadığının”, kişiye salt madde olarak göründüğünün işâret edilmesi mânidardır.]]]
Kişinin Âdem‘i (özündeki ilâhi mânâları (esmâ) çağırabilecek potansiyeldeki mülhime bilinç bedeni); kendisinde hâlâ var olmakta olan vehminin (ŞeytanI) biyokimyaya tâbi zihnini Kesret/Çokluk âlemi (ağaç) ile kandırması (Çokluk alemi bilinci ile fiilleri görmesi) Sonsuz olduğuna inandığı “ağaçtan tatmasına” neden olacaktır. Tattığı anda da cesedi (=Âdemi bilincinin kontrolünde olmayan, İblisinin kontrolündeki madde bedeni, bedenselliği) kendisine gözükecektir (“Ağacın meyvesini tattıklarında SEV’At kendilerine göründü”) (O Şuûrun kontrol ettiği ceset ve zihin kendisinin “zevcesi” idi).
Şirke düşmenin getirdiği pişmanlık kişiyi tövbeye yöneltir (Âdemsiz zihin ve ceset “dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz…”). Âdem olarak yaşadığı hissiyâtı tekrar yaşayıp “bedenselliğe düşüşten” kurtulmak ister (“…Cennet yapraklarıyla örtünmeye çalıştılar…”); ama kendini zihin, ceset ve şeytanı olarak bulur (“… Hepiniz inin oradan…”).
Şeytan ile mücadele şeytanın da kontrol edilebildiği, kişinin TEK ile Diriliş-KıYâM edişine (kıyâmet) kadar devam edecektir (“Bana diriliş anına kadar mühlet ver, dedi. Mühlet verilenlerdensin, dedi ”). Bu diriliş için Âdem bilincinin de ötesine geçmek gerekir. Çünkü sadece Âdem ile cennet ebedi olarak yaşanamaz (“O unuttu. Onda azim de bulmadık”). Bilinçaltı havuzundaki kirler Âdem’liği sık sık dünyaya düşürür.
ÂDEM SONRASI…
Kişi Âdeme yerleştikten sonra kendindeki Rasûl’leri de çağırabilirse (“…sizden, size Rabbi’nin âyetlerini okuyan ve sizi uyaran Rasûller…”) –boyutsal- sırasıyla Nûh, İbrahim ve Âli İmran bilinçlerine yükseliverecektir. Bir beynin örneğin İbrahim veya ~İsa bilincinde olabilmesi için en azından İNSANlığın=Halifeliğin en alt seviyesi, başlangıcı (!) olan Âdem düzeyine ermesi gerekmektedir.
“Allãh Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ve İmran ailesini âlemler üzerine seçmiştir”
Âdem ile beraber bilinçaltı kısmen temizlenip kişi bir nebze de olsa Özden gelen Rasûl’un Diriltildiği (ayağa-kıyama kaldırıldığı) için âyet okuduğu ve uyardığı zihin içeriği “KıYaM’da olanlar” anlamında “KaViM” etiketini alır. Âdem ile zihin Salât’ın ilk kısmı olan KıYaM’a kalkar; Secde’ye varmak ise -kişide açılırsa- Rasûl’un uyarıları ile daha ileriki düzeylerinde gerçekleşir. Âdem bilincinin ürünü Kavimler aynı istikâmette yürüdükçe Milletleşerek Hanîf İbrahim bilincine ulaşır. Biz’den (Mutlak) BEN’e geçiş ise “Hayy ve Selam” olarak Dirilen ~İsa boyutunda gerçekleşir.
Âdeme kadar, kesret âlemi ile perdelenen insan Âdem’den sonra da mânevî hâllerin yaşattığı güzellikler ile oyalanıp kendini sabitleyerek Hû’dan perdelenme yanlışına düşebilir. Dolayısıyla her boyut bir perdedir ve her bilinç mertebesinin de kendine has bir azâbı, cehennemi ve cenneti vardır. İNSAN’ın KENDİsini/KENDİyi bilmesinin sonu da yoktur.
Yazıya ulaştıran Google aramaları:
adem-i şuur ne demek, ademi şuur
“Âdem hikâyesinden Âdemî Şuûr Metaforuna” için 23 Yorum
1.
Semra Akay diyor ki:
08 Ocak 2011, 20:45
Merhaba..merakımı hoş görmenizi diliyorum. yeni bir yazınzı göremiyorum daha dogrusu okumak istiyorum sizden akan kelamları nedendir bilmiyorum epeydir göremedim yazılarınızı bir hüzün çöktü içime aç ve susuz kaldığımı hissettim çok özür dileyerek.şu günlerde kafirün suresini okumaya gayret ediyorum.bazı notları ve okumaları aklımdan geçirdiğimde şirk halinin hiç kalkmayacağı hatta şahid olmada dahi şirk olduğu bilir kişilerce söylendiği..merak ettiğim çoğunlugun hakikat bilgisini inkar ettiğini kabul ettiğimizde ama bireyin olüme kadar olan sürecinde aslına kavuşacağı bilgisini öğrendikten sonra gerçeği örtmekle nasıl bir bağ kurabiliriz??sonsuz sevgiler.
2.
Berkay Özcan (AHHA) diyor ki:
08 Ocak 2011, 21:07
Sevgideğer Semra,
Düzenli aralıklarla yazı yazan bir köşe yazarı formatında olmadığım için yeni yazı(lar) konusunda beni mâzur görün. Aklımda olan konuları yeterli şekillenmeler oluştuktan sonra içime aktıkça yazmayı tercih ediyorum. Bu arada üzerinde durduğum, şu an esinti geldikçe yazdığım hâlihazırda bir konu var. Ne zaman biteceğini Allah bilir :).
3.
Berkay Özcan (AHHA) diyor ki:
08 Ocak 2011, 21:21
Semra Hanım,
(Gizli) Şirk içerisinde olmak şu an için sizi endişeye düşürecek bir mesele olmamalı. Kul, kulluğunu hissettiği müddetçe (gizli) şirk içindedir.
Size naçizâne tavsiyem… Kendinizi tanıma sürecine yoğunlaşmanız. Şahitlik bu sürecin sonunda (Rabbe ârif olma) sizde yaşanacak olan hâlin adıdır.
Sorunuzun devamındaki cümleyi anlayamadım açıkçası?
4.
malkut diyor ki:
14 Ekim 2011, 23:02
can dogar, gelişir, ölür. evrende var olan her nesne kendine taksim edilmiş şuurluluk ölçüsünde hayatını belirli vakte kadar idame ettirir.
5.
S. diyor ki:
08 Aralık 2011, 01:02
Makaleyi dikkatlice okumaya çalıştım…Derinine girmek istedim ancak fazla hayali düşünce sistemine boğulmuş olduğunu fark ettim…
Bilimsellik adı altında gerçek bilimin İLMİN dışına çıkıldığını söylemek isterim…
Allah C.C. nun tüm alem veya alemlere direkt müdahalesi olamaz fikri…Tamamen hatalı bir düşüncedir…Ötelerde bekleyen ve belirli zaman olmadan kısıtlı müdahale eden veya hiç edemeyen sanki birilerinden haber bekleyen tarzı görüş tamamen hatalıdır…
Adem A.S.ı yok farz ve kabul etmek; hakikati gizlemekten veya saptırmaktan başka bir şey olmaz..Hele diğer Peygamber A.S. ları da yokmuş kabul etmek tamamen hatalı bir yaklaşımdır…
Muhammed Mustafa A.S. ın tekamülü yaklaşımı da yanlış bir davranıştır…
Muhammed Mustafa A.S. ın Nur’unun emanet sel aktarımları bu Peygamber A.S.lara intikal etmiş olduğu kabul edilebilir..Hatta doğrudur…Ancak Adem.Musa İsa A.S. ların insan olarak var olduğu konusunda tereddüt olmamalıdır…
La İlahe İllallah Adem Resulullah,.. La ilahe İllallah Musa Resulullah vs. kelimeyi tevhit leri doğru sözlerdir…
Adem A.S. öncesin dede İnsanlar var demek Kuran öğretisine terstir…
Meleklerden sonra yaratılanlar arasında kan dökmenin fazla olması dolayısı ile Allah C.C. na hitaben kan dökecek.fesat çıkartacak vs.sözlerin söylendiği doğru dur…
Ancak Emir dinleyen ve Emre muhalif hareket eden yaratılanlardan sonra Allah C.C. İNSAN yaratacağını beyan ederek bunların üstünlüğü övülmüş ve emredilmiştir…
Allah C.C. İNSAN ‘da misafir olmuş ve ona şah damarından daha yakın olmuştur…
Düşündüğünüz tarzda evrim geçiren bir insan yoktur… İnsan bizzat yaratılarak aniden var edilen dir…Hatta HAVVA validemiz dahi ayrı bir sırdır…
Adem A.S. ve Havva validemizin birlikteliği insan neslinin devamını getirmiştir…
Meryem Annemiz olayı da bir hakikat ve doğrudur… Arka planda hata aramak yanlış bir düşüncedir…
Hayatın bir rüya olduğu ve bu rüyanın Allah C.C. nun hediyesi olduğu da bir gerçektir ancak biz yaratılanlar açısından bu tarz düşünce aklımızın sınırlarını zorlar…
Hayal fırtınası veya düşünce fırtınası şeklinde tarif edilebilir…Ama bizim açımızdan yaşanıldığı farz ve kabul edilen bir süreçtir…
6.
S. diyor ki:
08 Aralık 2011, 11:02
Adem A.S. yokluk ‘a inerek Allah C.C. nun rızasını kazanmış ve Cenneti Alaya yükselmiştir..
Şeytan Lain ise Varlık ve Benlik güderek kendini överek Allah C.C.nun Rızasını kaybetmiş ve Adem A.S. yaratılış anından itibaren Cehennem ehli olmuştur….
7.
S. diyor ki:
08 Aralık 2011, 12:05
Allah C.C. KÜN emri ile Yaratıldığı esnada Adem A.S. 33 yaşında idi…Yani 33 yaşında bir kişi olarak yaratılmış ve varlık aleminde bir anda var olmuştu…
Varlık Aleminde İSİMLERİ öğreteceğim emrine mahsar olmuş ve Yaratıldığı andan itibaren öğrenmeye başlamıştı…”Sadece Deneme yanılma ile değil bazı zamanlarda Allah C.C. nun emri ile Cebrail A.S. tarafından öğretilmiştir…
Yaratıldığı AN itibari ile Yaratılanların en mükemmeli olarak var olmuştu…
Adem A.S. ın yanlız hayat mücadelesi 40 yıl sürmüştü … Bu esnada üreme gibi herhangi bir bilgiye sahip değildi…
Ne zaman ki Allah C.C. Havva Validemizi Yaratarak Adem A.S. ile buluşturdu ve ilk Aşk tohumlarının bilgisini oluşturdu …İşte o zaman ilk emri var oldu…Şu meyve ‘dan sakın yeme…
Allah C.C. dilemesi ve Adem A.S. ‘a atalık görevini NEFİS vasıtası ile vermesi ve Şeytan Lain’in üstünlük mücadelesi sonucu; Adem A.S. ve Havva Validemizin birlikte o yasak MEYVE ‘yi yemesi ve Aşkın doyuma ulaşmasını öğrenmesi sonucu nesil çoğalma emri yerine gelmiş oldu…
Bazı öğrenimleri Adem A.S. ve Havva Validemiz deneme yanılma bazı öğrenimleri ise Cebrail A.S. ın öğretmesi veya Allah C.C. nun Direkt müdahalesi ile devam ettirdiler…
Karga kendiliğinden gelip te Ölü yavrusunu yeryüzünde toprağa gömmedi Allah C.C. tarafından emredildi…
Allah C.C ‘nun sebeplere dayalı ve OL emri ile kendiliğinden oluşan düzen emri kesintisiz her safhada yerine getirildi…
Allah C.C zaman zaman hayata direkt müdahale etmiş ”Öğretmiş”…Bazen de Sahife ve Kitaplar vasıtası ile müdahale etmiş ,Peygamber A.S. lar göndererek örnek hatırlatmış bazende HIZIR A.S. ‘lar vasıtası ile direkt öğrenme sağlamıştır…
Kur’an-ı Kerim bize tekamül etmiş ve seçilmiş bir din olan İSLAM öğretisinin anlatıldığı ve yerine göre emredildiği bir kitap olarak nasip edilmiştir…Tamamlanmış, Tekamül etmiş ve gelişmiş en son Allah C.C. nun Kelamını bize aktaran bir vasıta olmuştur…OKU emri ile de OKUNMASI ,anlaşılması emredilmiştir…
Okumayı ilk öğrenen de Habibullah Muhammed Mustafa A.S. olmuş ve o vasıta ile ÜMMED ‘lerine aktarılmıştır…
Muhammed Mustafa A.S. ın OKU ‘mayı biz insanlara öğretimi de ALLAH C.C. Emri ile birleşip bir İLİM olarak biz insanlara aktarılmıştır…
Halen OKU ‘ yupta Oku ‘yamıyan yani gerçek okumayı bilmeyen İNSAN ‘lar okumayı bilen KAMİL ‘i MÜRŞİD arayışında yani …öğrenme OKU ‘maya çalışmaktadırlar…
ÜMMED ‘ler dahi gerçek OKU ‘ma için Allah C.C. nun İLMİ ‘ne daima ihtiyaç duymaktadırlar…
Öğrenimi tamamlanmış HAŞA ;Allah C.C. ‘nun emrine veya İLMİ’ne ihtiyaç duymayan hiç bir ÜMMED,KUL,HACI,SÜLEYMAN dahi yoktur…OLmayacaktırda çünkü sonsuz İLMİN yeğane sahibi ALLAH C.C. dur…
Söz burada sona erdi …Acizane bilgilerinize sunmak istedim…
Hatamız çoksa Allah C.C. nun affına sığınırım…
8.
S. diyor ki:
08 Aralık 2011, 20:49
Yukarıda yorumlara bir ek yapma gereği hasıl oldu.
Şöyle ki …
La Mallah denilen bir zaman birimi var …İşte bu zaman biriminde Allah C.C. ile muhatabı arasında bilmediğimiz tarzda irtibat oluşur…”Bu irtibatı Melekler dahi bilemez…
İşte sadece bu anda Muhatap olan kişi Zaman içinde zamanı an içinde An’ı yaşar…
Allah C.C. nun arzu ettiği tüm bilgiler ona aktarılır…Allah İLMİ ona akar…Gerçek İLİM sahibi sadece O dur…Muhatap çok ise onlar ‘dır…Zaman ,süre vs…Allah C.C. bilgisindedir… Gerçek KAMİL’i Mürşid O dur…
Kim olduğu ,nerede olduğu bilinmez…Kesinlikle kendilerini ifşa etmezler… Tanınmaz ve bulunmaz lardır…Allah C.C. nun bulmasını istedikleri hariç…Sayıları bilgisi de gizlidir…
Şu zamanda 13 kişi oldukları bilen büyüğümüz tarafından iletilmiştir…
9.
nihat demirkol diyor ki:
25 Aralık 2011, 21:13
Teşekkürler!
10.
Gönledoğan diyor ki:
27 Mart 2012, 23:05
Yazınız aslında bugüne kadar bu konular hakkında derinlikli düşünmediğimi hissettirdi. Bazı sorularım olacak; Ademle ilgili açıklamanıza göre Habil ile Kabil ve anlatılan olaylar neyi ifade etmektedir?
Peygamberlerin dualarına Kuranda yer verilmektedir. Bu dualar insanın bilinci için ne ifade etmektedir?
Bazı peygamberlerin kavimlerini terk etmeleri, beddua etmeleri gibi bize göre olumsuz durumlardan bahsediliyor. Sizin bakış açınızla bu durum nasıl yorumlanabilir?
İnsan kendi bilinç seviyesinin derecesini bilebilir mi?
Tefekkür belli bir disiplin olmadan bu bilinç seviyelerini geçmeyi sağlar mı?
teşekürler:)
11.
Berkay Özcan (AHHA) diyor ki:
31 Mart 2012, 17:51
Habil ile Kabil.. Elbette güzel bir kız için kardeşini kıskanarak öldüren bir kişinin hayatını anlatmıyor :).
Âdem ['Elif' (Allah) + 'Adem' (yokluk) >> Allah ile var olduğunun bilincinde olan "yokluk"] ismi verilmiş, kendinde sınırsız Şuûr platformunu hisseden, tadan kişi psikolojik olarak dünyaya döndüğünde kendisinde bundan sonraki süreçte iki hal (iki Âdem evladı) hasıl olur doğal olarak.
İkisi de yaşanır insanda..
Birincisi bu halin devamlılığını sağlamak amacıyla, samimi bir şekilde, takva sahibi olarak Âlemlerin Rabbine yakınlaşma çalışmaları (‘kurban’, boğazından kesilmiş adak hayvanları değildir), ki bu Rabb indinde maKBuL (kurbanın kabulü) olandır. > Habil ile sembolize edilen..
İkincisi ise Âdemliği, sınırsızlığı tatmanın nefse vermiş olduğu, şımartıcı egosal haz. Çoğunlukla olan budur. Günümüzde tasavvufla, mistisizm ile ilgilenen bir çok insanda manevi duyguların insana vermiş olduğu kibir, hırs görülür. > Kabil ile sembolize edilen..
Artık bundan sonrası, kişideki Habil ile Kabilin mücadelesidir. Ve çoğunlukla Kabil Habili yani, nefsin maneviyatı egosu için kullanması, bizi Allaha yaklaştıracak düşünce ve davranışların pratiğe dökülmesine engel olmaya çalışır, daha tatlı gelir nefsin şımarıklığı ve manevi mertebeler için olan hırsı (Kabil’in Habil’i öldürme isteği).
Kabil’imizdeki ‘hırs’, karganın ba’s edilmesi (diriltilmesi/belirginleşmesi/somutlaşması) olarak âyette ifade edilmiştir. Karganın toprağı eşeleyerek örnek teşkil etmesi, Habil’in cesedinin gömülmesi ise, bizi sınırsız farkındalığa götürecek eylemlerimizin, manevi mertebe vd. kazanma (Habilin kızkardeşine göz koyma) hırsı yüzünden beden/zihin toprağında kaybolması/gömülmesi anlamınadır diye düşünüyorum.
Aslında daha da detaylandırılacak kısımları var, fakat sıkmamak için burada kesiyorum.
12.
Berkay Özcan (AHHA) diyor ki:
31 Mart 2012, 18:05
Gönledoğan: Peygamberlerin dualarına Kuranda yer verilmektedir. Bu dualar insanın bilinci için ne ifade etmektedir? Bazı peygamberlerin kavimlerini terk etmeleri, beddua etmeleri gibi bize göre olumsuz durumlardan bahsediliyor. Sizin bakış açınızla bu durum nasıl yorumlanabilir?
Peygamber duaları, bizlerdeki çeşit çeşit Şuûr (İçsel Farkındalık) hallerinin kelimelere dökülmüş tercümeleri.
Peygamberlerin kavmini terk etmesi, gelinilen Şuûr boyutunun nefsi dizginleyecek yetkinlikte/yeterlilikte olamaması, kavmin helakını istemeleri (dua diyelim), kalıplaşmış eylem ve düşüncelerimizin kontrol edilebilmeleri ve ruhta yok olabilmeleri için özümüze olan irtibatımızın artırılması.
Gönledoğan: İnsan kendi bilinç seviyesinin derecesini bilebilir mi?
Evet, olgunlaşma süreçlerini geçerken fark edebileceği bir yer olacaktır. Bunu bebekken, kendinizin bebek, karşınızdakinin yetişkin insan olduğunu fark edemezken, büyüyüp akıllandıktan sonra çocuk mu, delikanlı mı yoksa yaşlı mı olduğunuzu bilmenize benzetebiliriz. Bu olay aslında bu farkındalığın dünya yaşamındaki misalidir.
Gönledoğan Tefekkür belli bir disiplin olmadan bu bilinç seviyelerini geçmeyi sağlar mı? teşekürler:)
Tefekkür başlı başına disiplin isteyen bir süreçtir ve göklerin krallığına kanat açmanın en hızlı yoludur.
13.
Gönledoğan diyor ki:
31 Mart 2012, 20:11
Manevi mertebe kazanma hırsı, farkındalığı artıracak eylemleri nasıl engeller?
14.
zeynel diyor ki:
31 Mart 2012, 23:17
AHHA, evet aynen dediğiniz gibi size katılıyorum, umarım şartlı ve ön yargılı beyinlerce anlaşılırsınız, böylece neden varız biraz anlaşılmış oluruz.
15.
SAYGI diyor ki:
26 Kasım 2012, 12:34
Berkay bey yorumlarınızı farklı bir bakış açısı olarak görüyorum, beğenerek okudum fakat merak ettiğim bir şey var; Sanırım siz tüm varlıkların bir değişim ve dönüşüm ile yaratıldığını düşünüyorsunuz yani biraz daha açarsak bütün yaratılanların yaradanın sonsuz enerjisinin zerrelerinin başkalaşmış değişmiş dönüşmüş halleri olarak görüyorsunuz. Ama merak ettiğim, ALLAH C.C ‘ nün bir varlığı yoktan var edebileceği gücünün olduğunuda destekleyen bir cümle göremedim, böyle bir sıfatının da olduğuna inanmıyormusunuz acaba?
16.
Berkay Özcan (AHHA) diyor ki:
26 Kasım 2012, 16:34
Değerli Saygı, yazı içerisinde bahsetmiş olduğum Kur’ãnî kullanımda da olduğu gibi Khalak=Yaratmak kelimesi, “yoktan var etmek” anlamına gelmemekte ve bu anlamıyla kullanılmamaktadır. Kur’ãn’da da Mutlak Varlığın “yoktan var etmek” gibi bir sıfatından bahsedilmemektedir.
Bizlere “yoktan var etme” şeklinde anlatılan, aslında Allãh’ın “subhan” olan zatında Potansiyel halde bulunan İLMİN açığa çıkması ve algılanır olmasıdır. Bu açığa çıkış ve algılanır oluşu da yaratmanın gerçekleşeceği boyutun kanunları çerçevesinde gerçekleşir.
17.
SAYGI diyor ki:
26 Kasım 2012, 23:19
Yorumlarınız alışılmışın dışında ve geliştirici, takıldıgım konu suki kuran Allahın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu söyler yani bu cümlede bence yaradanin yoktan varetme kudretinin de olduğunu apaçık doğrulamaktadır. Allah kainatı yoktan varetmiştir, tabiki sonra şekilden şekilde sokarak çeşitlendirmiş ve güzelleştirmiştir diye düşünüyorum. Demek istediğim evrim Allahın yaratma sanatlarından biri olabilir ama bu haşa Allahın yoktan varedemeyeceği anlamına gelemez. Bu konu dile getirilirken önyargılı insanların sizin hakikati arama ve anladığınca aktarma yolunda olduğunuzu düşünmeleri açısından daha uygun olmaz mıydı?
18.
Berkay Özcan (AHHA) diyor ki:
27 Kasım 2012, 16:21
Değerli Saygı, bizlere “noksan sıfatlardan münezzeh” diye anlatılan “subhan”, Allãh’ın sıfatlarıyla/özellikleriyle kayıtlanmayan (Zâti itibariyle) bir yönünün de olduğu anlamınadır.
Bu “subhan” oluşun, yönün HALİFE potansiyeli olduğundan bizlerdeki karşılığını şöyle anlatayım:
Varlığımızdaki ve varlığımıza ait tüm düşünce, duygu, sıfat, özellikleri, tanımlamaları çıkardığımızda geriye kalan bir boyut vardır bizlerde, cinsiyetsiz, sıfatsız; kişiliğimizin-egomuzun tersine asla yok olmayacak olan, varlığı Mutlak Varlıktan olan, salt BEN hissi (düşüncesi değil !).
Bu bizdeki “subhan”, yani kelime anlamıyla da “yaratılmışlıktan” “uzaklaştırılmış”, kendi kendine var olan, varlığı bir nedene bağlı olmayan boyutumuzdur. Bütün düşünceler, duygular kısacası algılamalar, bu TEK olan BEN FONU üzerine yamalanarak gerçekleşir.
Şimdi, böyle bir boyutumuzun olması her istediğimizi yapabileceğimiz anlamına gelmemektedir, çünkü alt boyutlarımızda, yani düşünce-duygu-madde beden boyutumuzda belirli ilkeler istikametinde hareket etmekteyiz. Yani, “subhan” boyutumuz var diye, 2+2′yi toplayıp = 5 yapamayız, havada uçamayız; burada konu gücümüzün bazı olgulara yetip yetmemesi değil, evrensel fiziko-kimya kurallarıdır.
“Her şeye gücü yeten, her şeyi yapabilen” ifadeleri bir Tanrı’nın tanımıdır; ama Allãh bir süper-insan özellikleri olan bir Tanrı değildir. Örneğin, El-Kadir, “her şeye gücü yeten” demek değil; “gücün mutlak olarak onda olduğuna” işarettir.
Akla şu gelecektir: Allãh’ı kendi koyduğu kurallara mı mahkum ediyoruz? O koyduğu bir kuralı bir üst kural ile istediği her zaman değiştirmeye kadir değil midir?
İşte bu bakış açısına yaratıcının SÜPER-İNSAN/EGO formatında düşünülmesi diyorum.
Yaratıcı benim sınırlı zihnimde kimlik, kişilik, ego sahibi, düşünen, sonra karar veren, arada bir müdahale eden bizlerin SÜPER/SINIRSIZ versiyonu bir varlık değildir (tenzih gereği ne olmadığını anlatmak istedim). En güzel isimler olarak adlandırılan Yaratıcının vasıfları ise sınırlı insana, insan dünyasına/zihnine göre yapılmış, yaklaştırıcı tanımlamalardır, gerçeği/sınırsız olanı hakkıyla ifade etmez.
Örneğin, El-Âlim oluşu gereği, Kainattaki BİLGİ Varlığın her zerresine YAYILI/KAYITLI haldedir, Yaratıcının Zât’ının (teşbihen) alt boyuttaki bir GÖRÜNÜMÜ/GÖLGESİ/TECELLİSİ olan kainatın BİLİNÇli oluşuna işâret eder. “O her şeyi bilir” ile mecazi olarak anlatılmak istenen budur kanaatimce. El-Âlim oluşu gereği Kainat BİLİNÇLİDİR/FARKINDALIKLIDIR (insani bir bilinç değil, bu önemli). Evrim de, Âdemin atalarından evrimi de boyutumuzdaki ilahi iradedir, çekim kuvvetinin sürekli çekmesi gibi; tabi burada insani vasıflarda bir kontrol/iradeden bahsetmiyorum.
El-Hâlik oluşu gereği, Yaratıcının Zât’ındaki POTANSİYEL İLİM, ALGILAMA düzeyine İNDİRGENİR.
Örneğin, (teşbihen) nasıl ki ışığını yayan Güneş ışığını kesebilir mi, kesemez mi sorularının muhatabı bir EGOsal varlık değil ise, Yaratıcı da mahkum etmek/edilmek, zorunda mı değil mi gibi soruların muhatabı değildir, çünkü bu anlamda bir SIFATI yoktur. Allah’ın El-Kadir liği her şeye gücü yeten bir insani-tanrıya değil, BİLİNÇLİ olan Varlıkta GÜÇ/ENERJİ/KUDRET olduğuna işarettir.
Şu yazıda da birazcık bu konulardan bahsetmiştim:
http://www.sonsuzlukkulesi.com/ezeli-sistemdeki-kendiliginden-mekanizmasi
19.
ekrem baytap diyor ki:
30 Haziran 2013, 00:46
İnsan konusu ve DİN’in insan felsefesine girişi için mükemmel bir yorum. Ancak daha yalın bir dille açıklanması gereken kavramlar var. ÖR; İblis/ şeytan/ATEŞ kavramının insandaki Öfke, hırs, kıskançlık …vb fenomenlere tekabul etmesi gibi. Ya da İlk günah denilen yanılgının adem/insanın iradesinin ortaya çıkmasındaki rolu… ŞEY’i tanımlamanın insanlaşma sürecindeki rolü… vd. Dilerseniz buna benzer bir makalemi gönderebilirim. Uygun görürseniz yayınlarsınız.
20.
Berkay ÖZCAN diyor ki:
01 Temmuz 2013, 11:07
Ekrem Bey, yorum olarak bu yazının altında yayımlanabilir elbette.
21.
Çağla Tuna diyor ki:
02 Temmuz 2013, 18:48
kaf suresini açıklar mısınız ? özellikle 17-37 arası ve özellikle 27. ayet. İnsanla beraber olan dost kimdir ? tanık ve sevk eden kimdir? Sevk eden kişi bahsedilen yanındaki dost mudur yoksa tanık ve sevk edenden farklı mıdır? Kaf 17 deki gözetleyiciler, tanık ve sevk eden aynı güçler midir? Açıklarsanız sevinirim?
22.
Berkay ÖZCAN diyor ki:
03 Temmuz 2013, 12:01
Kaf-17′deki “mutelekkiyan”; yani “iki karşılayıcı” dinde “Kiramen Katibin” diye isimlendirilmiş, yapılan fiilleri kaydeden resullerdir (Zuhruf-80).
İNSAN’ın “Sağ” ve “Sol” yanında otururlar ile kastedilen, İçsel Farkındalık (Şuûr) açığa çıkmakta olan, bilinci genişleyen Beynin/zihnin gündelik bilince bakan yönü (sol) ile Evrensel bilinçaltına bakan (sağ) yönüdür, düşünce sistemime göre.
Kaf-21′deki, İNSAN’ın üzerindeki gözetleyici, ŞAHİT, bütün düşünce ve fiillerini KAYDEDEN/HAFIZAYA alan bu beyin yapılanmaları; ve Sâik, sevk eden de hayra veya şerre yönlendiren, motive edici bedensel iç güdülerdir.
Kaf-23, 27′deki “Karine“, yani “birlikte olan” ise her insanın potansiyel olarak özünde taşıdığı hakiki kimliğidir, farkındalıklı, Şuûrlu-Halife yönüdür. Bu gizli olan “Karine”, kişi “ölmeden önce egosuna ölme” süreci içerisinde ve Sûr’a üflendiğinde fark edilir, hissedilir hale gelir. Çağla’da saklı sıfatsız, kayıtsız, sınırsız Karine, Çağla isimli egonun ölümünü/yanmasını/azabını/zat boyutunda kaybolmasını/hiç bir zaman var olmadığını seyreder bu süreçte.
Kaf sûresini yorumlamada bunlar ip uçları..
23.
Levent SEN diyor ki:
05 Temmuz 2013, 14:49
Berkay bey selamlar
Ayanı sabitenin değişmemesi ancak buna karsın levhi mahfuzun değişmesi olayını anlayamıyorum.Yani bu kişinin terkipsel manalarının değişmesi buna karşın Allah ilminde nasıl yaratıldı ise o şekilde olması anlamına mı geliyor?Biliyoruz ki nefs safiye boyutundan emmareye düşebildiği gibi emmareden safiyeye tekrar yükselebiliyor.Bu durumda ayanı sabite denilen olay saf bilinç olup alt kademeler levhi mahfuzdan okunanlarmıdır?Düşünceleriniz nedir?
.
Copyright 2012 - Sonsuzluk Kulesi Yazar: Berkay ÖZCAN
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder