02 Mayıs 2013, 21:41
Gelenekten alınan şartlanmalarla kutsal metinlere yapılan tek yönlü ve dar bakış açısıyla, elbette anlatılan mecazlar olduğu gibi, üzerinde düşünülmeden kabul edilecektir. “Melek” demiş ise neden gökten yere kanatlarıyla pır pır inip çıkan bir takım tasavurlar ediniyoruz da, bunu “Doğa kuvvetleri” olarak algılamıyoruz?
Bize üzerinde düşünelim diye 1400 yıl öncesinin kelimeleriyle o sembolü, metaforu vermiş, biz de ne yazık ki 1400 yıl öncesinin kelimerine takılıp kalmış işin ruhunu, neye işâret edilmek istendiğini kaçırmışız.
Uğur Can, Kur’an tüm derinlikleriyle insanın iç dünyasını anlatır (Mantıkut Tayr). Ve bu zihin/ego/dünya hayatı diline bu tarz alegorik, metaforik, öyküleyici anlatım biçimleriyle tercüme edilmiştir.
Mesela, melek ile aynı kökten bugün Latincede “moles”, İbranice’de “Molek”, bugün dilimizdeki “molekül” hep aynı kökten gelmektedir ve en temel anlamı ile güç/kuvvet demektir.
Kur’ãn’da güç/kuvvet anlamına gelen “melek” kelimesi de kökeninden aldığı anlama dayalı olarak iki türlü anlamda kullanılır:
- Doğadaki kuvvetler
- Zihinsel/Soyut kuvvetler>>> Bu bizim dilimize de “meleke” olarak girmiştir.
İnsan’daki Zihinsel/Soyut kuvvetler -tasvirlenmek (!)-zorundadır.
Soyut, somuta dönüştürülmek zorundadır.
Örneğin, yaşadığınız soyut bir duygu olan “Aşk’ı” “kırmızı bir gül” ile sembolleştirip anlatmanız gibi. “kırmızı bir gül”ü ancak aşkı yaşayan, tatmış olan anlayabilecektir. Aşk’ı bilmeyen, kırmızı gülün aşk olduğunu zanneder durur.
Örneğin, Cebrâ-il=”Allah’ın gücü” diye anlatılan melek, yani soyut güç de belirli ruhsal arınmalara uğramış kişilerin zihinlerinde yeni bir boyut olarak açığa çıkan Evrensel Akıl’a bağlayan temiz aklın/gücün temsilî anlatımıdır.
Fikir verebileceğini umuyorum.
İHSAN ELİAÇIK DİYOR Kİ:
MELEK” KAVRAMI :
Arap dilbilim uzmanları, “ملك -
melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili olarak iki farklı tespitte
bulunmuşlardır
Birinci görüşe göre; “melâike” ve bunun
tekili olan “melek” sözcükleri, “elçi göndermek” anlamına gelen “ ؤلوك -
ulûk” kökünden türemiştir. Aslı “مألك - me’lek” olan sözcük, ism-i zaman,
ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “م - mim” ektir.
Sonraları “ء
- hemze” ile “ل - lâm” harfleri yer değiştirmiş ve sözcük “ملئك -
mel’ek” hâline getirilmiştir. Sözcük, “Allah’tan elçi” anlamında isim
olarak kullanılmaya başlanınca da hemze terk veya tahfif yoluyla
kaldırılmış ve “melek” şeklini almıştır.
İkinci görüşe göre; “kuvvet, yönetim
gücü” anlamındaki “ملك - melk” kökünden türemiş olan sözcüğün
başındaki “م
- mim” ek olmayıp sözcüğün aslındandır. “Mülk, milk, malik ve melik”
sözcükleri de bu kökten türemişler ve anlamlarını da bu kökten
almışlardır.
Mülk: güç,
Melik: güç sahibi (özne),
Meleke: güç fiili (yüklem),
Melek: fiilin mef’ulu (yüklemin nesnesi),
Melekut da fiil/yüklem alanı veya sahası oluyor.
Kuranda ise sözcük her
iki kökten de türemiş ve türediği kökün anlamına göre farklı manalarda
kullanılmıştır. Yani “melâike” sözcüğü bazen birinci görüşteki anlamda,
bazen de ikinci görüşteki anlamda kullanılmıştır. Sözcüğün Kur’ân’da
hangi anlamda kullanıldığı ise yer aldığı pasajın söz akışından ayırt
edilmektedir.
Yani “el-melik”, “melekelerini” kullanarak
“melaikeyi” ortaya çıkarıyor, bunların tezahür ettiği sahaya (alem) de
“melekut” diyor. Bunu için de “mülk” O’nun oluyor. Bütün bunların
yönetiminde Allah var ve hepsi O’nunla ilgili…
Kur’an melek diye güç sahibi olmayı kastediyor.
Allah’ın melekleri, Allah’ın güçleri demektir. Rüzgar, fırtına, gök
gürültüsü, yağmur gibi tabiatta varolan kuvvetler… Tabiatta varolan bir
takım işlevsel fonksiyonlar… Hatta insanın bir takım ruhi ve psikolojik
durumları… Peygamberimizin “Gök gürültüsü (ra’d) meleklerden bir
melektir” (Tirmizi; Tefsir 13, Kurtubi; 2/19 tefsiri) demesi bunu
gösterir.
Ra’d / 13:
Gök gürültüsü, O'nun övgüsüyle birlikte, melekler de O'nun korkusundan(خيفت)(yönetim
gücünden (hakkından) çekinmek) dolayı O'nu tesbih (kendilerine biçilen
görevi uygularlar) ederler. Ve O, yıldırımlar gönderir de onunla
dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücâdele edip duruyorlar.
Oysa O [Allah], çarpması pek çetin olandır. ((خيفت): korku,
yönetim hakkı için çekinmek) kelimesi Rûm 28 ayetteki kullanımına bakınız. )
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda sözlük
anlamı olarak “Kuvvet, yönetim gücü, elçi, haber verici” demek olan
“melek” sözcüğü, terim olarak da Allah’ın bütün emirlerine uyan, O’na
hiç isyan etmeyen yaratılmışları ifade etmektedir. Kur’ân’dan
öğrendiğimize göre, diri ve akıllı olan, her şekle girebilen, sürekli
Allah’ı zikir ve tesbîh eden meleklerde cinsiyet, şehvet, yeme-içme
ihtiyacı, insanlardaki kötülük işleme yeteneği gibi özellikler yoktur.
Tüm dinlerde var olan “melek” kavramı, bu tanımlamaya uygun olarak
zihinlerde masum [günahsız], kanatlı güzel bir çocuk görünümüyle
tasavvur edilmiştir. Bu tasavvur, genel anlamda “melek” kavramının ifade
etmekten uzaktır. Buna rağmen bu tasavvur literatüre genel anlamda
“melek” sözcüğünün karşılığı olarak girmiş ve sonuçta her “melek”
sözcüğü bu tasavvura göre anlaşılmış ve dinimizde birçok yanlış inanış
ve kabullere yol açmıştır. İşte bu sebeple, “melek” sözcüğünün
Kur’ân’daki kullanım şekillerini tahlil etmek gerekmektedir.
“Cinn” kavramında aşağıda da inceleyeceğimiz
anlama uygun olarak; “kapalı, yani beş duyu ile algılanması mümkün
olmayan ama yararlı olan cisim, güç ve enerji” diye tanımlayabileceğimiz
“melek”lerin hangi şeyden yaratıldığı Kur’ân’da konu edilmemiştir.
Yalnızca İblisin Meleklerden olup Cin yapısında “nar(ateş)” den
yaratıldığı bildirilmektedir.(A’râf 12) Fakat Kütüb-ü Sitte’den Sahih-i Müslim ve Müsned-i Ahmed b.
Hanbel’de yer alan bir rivâyet, meleklerin “nur”dan yani
ışından/enerjiden yaratıldığını iddia etmektedir. Kur’ân’da verilmeyen
bir bilgi peygamberimize isnat edilmektedir.
Kur’ân’da iki âyette tesniye [ikil] olarak; on
iki âyette tekil olarak; geçtiği diğer âyetlerde de çoğul olarak
“melâike” şeklinde kullanılan sözcük, tek bir varlığı ifade etmeyip
değişik varlıklar için kullanılmıştır. Açıkça belirtilmek sûretiyle
“Arş’ı taşıyan melekler”, “Arş’ın çevresinde bulunan melekler”,
“âhiretteki cennet ve cehennem melekleri” Kur’ân’da bu sözcük ile ifade
edildikleri gibi, değişik zihinsel ve doğal güçler için de bu sözcük
kullanılmıştır. Yani akıl, hafıza, refleks, vicdan, dikkat, algılama,
merak, tercih, korku, ümit, zekâ gibi zihinsel fonksiyonlar ile doğadaki
iradesiz canlılardan rüzgâr, yağmur, ısı gibi güçler de Kur’ân’da bu
sözcük kapsamında ifade edilmiştir.
Meleklerin nüzulünü
[hulûlünü] konu alan aşağıdaki âyetlerden bazılarında “melek” sözcüğü
“elçiler [haberciler]” anlamında, diğer bazılarında da “yönetim güçleri”
anlamında kullanılmıştır.
“Melek” sözcüğünün zihinsel ve doğal güçler için
kullanıldığı âyetlerden örnekler:
- Hafıza [bellek] için kullanıldığı âyetler: Zühruf 80, İnfitar 11, Târık 4, Kaf 17, 18, Kehf 49, Câsiye 28, 29, İsrâ 13, 14.
- Dikkat [koruyucu melek] için kullanıldığı âyetler: İnfitar 10, Kaf 17, 18, Ra’d 11, En’âm 61.
- Maneviyat, itidal, cesaret ve romatizmal ağrılar için kullanıldığı âyetler: Âl-i İmran 123–127, Enfâl 9-12, 50, Tevbe; 25, 26, Ahzâb; 9, 26, 56.
- Doğal afetlere yol açan rüzgâr, kasırga vb. için kullanıldığı âyetler: Kamer 34, A’râf 84, Hûd 82, Hicr 8, 73, 74, Şu’arâ 173, Bakara 210.
- Yük taşıyan hayvanlar [sığır, katır, eşek …] için kullanıldığı âyet: Bakara 248.
“
ملك -
Melek” sözcüğünün “elçiler
[haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetler:
Kullarından
dilediğine melekleri, emrinden [kendine özgü iş] olan ruh ile “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o hâlde
benden sakının” diye uyarmaları için indirir/ hulûl ettirir. Nahl; 2.
Şu bir gerçek ki,
“Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine,
melekler iner durur [hulûl eder durur] ;
“Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz size,
dünya hayatında da âhirette de [yol gösteren, yardım eden] Yakınlarız. Orada sizin için nefislerinizin
arzuladığı şey var. Orada sizin için istediğiniz şey var. Gafur ve Rahîm
Allah’tan bir ikram olarak…” Fussılet; 30 32.
Hani sen inananlara,
“Rabbinizin indirilen/ hulûl ettirilen üç bin melekle yardım etmesi
size yetmez mi?” diyordun. Âl-i Imran; 124.
“Melek” sözcüğünün “yönetim güçleri”
anlamında kullanıldığı âyetler:
Biz melekleri
ancak gerçekle indiririz ve o zaman, asla göz bile açamazlar. Hicr;
8.
Hani elçiler onlara
önlerinden, arkalarından gelerek şöyle demişlerdi: “Allah’tan başkasına
ibâdet/kulluk etmeyin!” Şöyle cevap vermişlerdi: “Eğer Rabbimiz
isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle
gönderilmiş olduğunuz şeyleri inkâr ediyoruz.” Fussılet; 14.
Ve: “Ona bir melek
indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş
mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. En’âm;
8.
Görüldüğü gibi, örnek
olarak verilen âyetlerin hepsi de meleklerin nüzulü [hulûlü] ile ilgili
âyetlerdir. Bu âyetlerde “melek” sözcüğü ile hep aynı şey kastedilmemiş
olmasına rağmen, hangi âyette ne kastedildiği kolayca anlaşılmaktadır.
Bu noktada çok önemli bir
hususa daha dikkat edilmelidir. Bu önemli husus, “elçiler [haberciler]”
anlamındaki meleklerin ne iş yaptıklarıdır. Yukarıdaki örnek âyetlere
bakıldığında elçi meleklerin inzar [uyarı] ve tebşir [müjdeleme] görevi
yaptıkları görülmektedir. Hâlbuki meleklerin inzar ve tebşir görevi
yapmaları mümkün değildir. Çünkü Kur’ân bu görevlerin ya peygamberler ya
da vahyedilmiş kitaplar tarafından yapıldığını belirtmektedir. Uyarı ve
müjdeleme ile ilgili olan âyetlerin tümünden anlaşılan mesaj da uyarı
ve müjdeleme görevinin peygamberler ve vahyedilen kitaplar dışında
herhangi bir varlık tarafından yapılmadığıdır. (Mümin 15, İbrahîm 52, Ahkâf 12, Furkan 1,
Fussılet 3, 4, 14, Bakara 97, 119, 213, Nahl 89, 102, Neml 2, En’âm 48,
92, A’râf 2, Sebe; 28, Fatır 24, İsra 105, Ahzab 45, Feth 8, Nisa 165,
Kehf 56)
Dolayısıyla “melek” sözcüğünün, “elçiler
[haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetlerde bu sözcükle kastedilenler
“Kur’ân Âyetleri”dir. Talâk
sûresinin 10 ve 11. âyetlerine göre zaten Kur’ân’ın bir
adı da “rasül [elçi]”dür. Bu elçi [haberci], toplumun canı demek olan
güvenilir ve kutsal bilgiler içermektedir.MELEK KAVRAMI:
Melek, malik, mülk, melik, melekut, malikane, mülkiyet vb kavramlar hep aynı kökten türeyen ve benzer şeyleri vurgulayan ifadeler...
MLK sözcüğünün benim Kuran'dan izlediğim anlamı "yet(mek)" yükleminden türeyen, yetki, yetke, yetişmek, yetişen gibi ifadeler...
Klasik anlamda meleğin bir insan, cin gibi bir varlık olarak düşünülmesinin temelinde
* ikişer, üçer, dörder kanatlı(cenah)olmalarından bahseden ayet.
İsra-24 Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle
üzerlerine kanat(cehah) ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni
nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!" diyerek
dua et.
* "O'nun arşını sekiz yüklenmiştir" anlatımında "meleklerin" montajlanmış olması
* Adem olayında konuşmaları, itiraz etmeleri, akıl yürütmeleri vb ifadeler
Özellikle Adem olayında meleklerin konuşması, itirazı, akıl yürütmesi, secde etmeleri tipik eylemler olarak görülmüştür ve meleklerin insan gibi başka bir tür varlık olmaları sonucunu doğurmuştur.
Oysa dağlara ve taşlara emanet teklif edildiğinde onlarda ölçmüş, tartmış, itiraz etmiş, yükü almamış fakat secdelerine devam ederek koşulsuz kendilerine bildirileni yapmaya devam etmişlerdi ve ediyorlarda...
Yer ve gökte insan gibi bir tür varlık mı?
Kuran'da karıncadan göklere kadar konuşmayan bir şey var mı?
Yani Adem olayında kafalara kazınmış olan klasik cematin ortasındaki ademe secde sahnesi melek anlayışının önündeki en büyük tabudur.
Melek "OL emri yerine gelirken kullanılan her türlü materyal, malzeme, emir, olgudur"
Yani Allah'ın "OL" emri ile olan herşeyin temelinde "MLK" vardır.
Kaba bir tabirle yaratıcının yaratma vasfının işleme/işlenme olgusu MLK'tir...
Bu anlamda, Ademe edilen secde üzerinde dikkatle bir kere daha düşünmek gerekiyor ki melek kavramı açılabilsin...
Kur’an melek diye güç
sahibi olmayı kastediyor. Allah’ın melekleri, Allah’ın güçleri
demektir. Rüzgar, fırtına, gök gürültüsü, yağmur gibi tabiatta varolan
kuvvetler… Tabiatta varolan bir takım işlevsel fonksiyonlar… Hatta
insanın bir takım ruhi ve psikolojik durumları… Peygamberimizin “Gök
gürültüsü (ra’d) meleklerden bir melektir” (Tirmizi; Tefsir 13,
Kurtubi; 2/19 tefsiri) demesi bunu gösterir.
Dolayısıyla Kur’an’da
bu kökten gelen kavramları tasnif edersek: Mülk güç, melik güç sahibi
(özne), meleke güç fiili (yüklem), melek fiilin mef’ulu (yüklemin
nesnesi), melekut da fiil/yüklem alanı veya sahası oluyor. Yani
“el-melik”, “melekelerini” kullanarak “melaikeyi” ortaya çıkarıyor,
bunların tezahür ettiği sahaya (alem) de “melekut” diyor. Bunu için de
“mülk” O’nun oluyor. Bütün bunların mihverinde Allah var ve hepsi
O’nunla ilgili…
Kur’an der ki: “Rabbiniz gökleri ve yeri altı evrede
yaratan, sonra görkemli egemenliği ile iş ve oluşu çekip çeviren
Allah’tır. Bu yaratma İKİNCİSİ OLMADAN yalnızca kendisinin iradesi
iledir. İşte Rabbiniz Allah budur. Şu halde O’na ibadet ediniz. Bu zihin
tutulması neden?” (Yunus; 10/3)
Yani: Allah gökleri ve
yeri, O’nunla birlikte/O’na yardım eden ikinci bir aracı (şefi’)
olmaksızın, tek başına yaratmıştır… Ayetteki şefi’ bu bağlamda “ikinci”
anlamına geliyor. Çünkü ahirette günahkârlara şefaatçi bulunup
bulunmayacağı değil; göklerin ve yerin yaratılışı anlatılmaktadır.
“Allah bu yaratmayı yaparken (halen de yaratıyorken çünkü yaratma
sürüyor) yanında ikinciler veya yardımcılar, aracı tanrılar, yarı
tanrılar, tanrısal melekler vs. var mıydı?” gibi bir soruya cevap
verilmektedir.
Çünkü eski dünya dinleri bir yüce tanrıdan başka
ikinci, üçüncü alt tanrılar, yarı tanrılar, cinler, ifritler, tanrının
yaratmada yardımcısı melekler anlayışı ile doluydu. Tanrı yaratmayı
direk kendisi yapmaz, onlara havale ederdi. Bir kralın ülkesini oğulları
arasında taksim etmesi ve bir çok yetkisini onlara devretmesi gibi
Yahudi muhayyilesindeki “dört büyük melek” anlayışı da buradan
geliyordu. Daha önceki dinlerde yüzlerceyken bunlarda dörde
indirilmişti. Kur’an’ın tevhid ilkesi gereği bu, bir tek Allah’ın
doksandokuz, bin, üç bin, beş bin, binlerce ismi, niteliği, melekesi,
fonksiyonu, kuvveti haline getirildi. Çünkü Allah birdir (ehad) ve
isimleri, sıfatları ve melekeleri ile bölünmez bir bütündür (samed)…
Yani Tanrı bir tanedir
ve Tanrılık sadece O’nda toplanmış olup O’ndan kimseye geçmez.
Yaratmada, iş ve oluşta kimseyi vekil tayin etmez, bütün her şeyi
doğrudan kendisi yapar. Örneğin Yahudi muhayyilesinde geçtiği gibi
bitkileri ve mevsim işlerini Mikail’e, ölüm işlerini Azrail’e, vahiy
işlerini Cebrail’e, kıyametin kopuşunu İsrafil’e havale etmiş değildir.
O’nun “şefi”i yoktur. Bütün bunları direk kendisi yapar…
Bu isimler (Cebrail,
Azrail, Mikail, İsrafil vb.) Allah’ın iş ve oluşu (şe’n/emr) meydana
getiriyorken ki melekeleridir. O’ndan gayrı birer ikinci (şefi’) değil.
İnsanlar zamanla Allah’ın yapıp edişini, edip eyleyişini
(melekelerini) bu isimlerle ifadelendirmişler.
Cebr-El: Tanrı’nın
gücü… Azra-El: Tanrı’nın durduruşu/engelleyişi… Mika-El: Tanrı’nın
övülüşü, tesbihi… İsraf-El: Tanrı’nın soluğu, nefesi… Samu-El:
Tanrı’nın işitişi/Tanrı’yı duyan… İsra-El: Tanrı’nın yürüyüşü/Tanrı ile
yürüyen… Rafe-El: Tanrı’nın yüceliği/Tanrı’ya yükselen… Bunların hepsi
İbranice… Böyle yüzlerce isim var. Yahudi isimleri genellikle
böyledir.
Adı üzerinde Cebrail Allah’ın konuşma/vayhetme
gücünü, Mikail mevsimleri yaratma gücünü, Ezrail ölüm, İsrafil hayat ve
yaşam verme gücünü ifade eden özellikleri/melekeleridir. Bu isimlerin
zamanla Tanrı’dan ayrı (alem dışı) ontolojik varlıklarmış gibi
algılandığını görüyoruz. Kur’an yer yer bu muhayyileye hitap etmekle
birlikte dönüştürmüş ve hepsini “tek bir Allah’ın” güzel isimlerinde
toplayarak “Esmau’l-Hüsna”yı getirmiştir. Bu kültürden hareketle
Abdullah (Allah’ın kulu), Seyfullah (Allah’ın kılıcı), Nurullah
(Allah’ın ışığı), Nimetullah (Allah’ın nimeti), Lutfullah (Allah’ın
nimeti) vb. Müslüman isimleri doğmuştur.
Demek ki bu isim ve
sıfatlar Allah’ın “melekeleri” oluyor. O’ndan ayrı (alem dışı)
ontolojik varlıklar değil; O’nun kendisi de değil; alemde yani tarihte,
hayatta, tabiatta ve insanda tecelli eden iş ve oluşu, yapıp edişi,
edip eyleyişi…
Kur’an’ın ilk muhataplarına sorsan bir Allah’a
inanırlar ve fakat O’nun “samed” olduğunu kabul etmezlerdi. Gökte bir
tanrıya inanmakla birlikte, O’nun, tanrılığı alt tanrılarla (min
dunillah) bölüştüğünü, paylaştığını düşünürlerdi. İşte samed ilkesi bunu
reddediyor. Allah’ın tanrılıkta bölünmez, paylaşma ve ortaklık kabul
etmez bir bütün olduğunu ilan ediyor. Bunun içindir ki özellikle ilk
sureler Allah isminden ziyade O’nun “melekelerine” vurgu yapar. Şunu
demek ister: Bir Allah’a inanmak yetmez, O’nun alemle; tarihle, hayatla,
insanla, tabiatla dinamik ilişki içinde olduğuna, güçleri, isimleri,
melekeleri ile aramızda olduğuna da inanacaksınız… Şu halde “Her kim
Allah’ın alemdeki tasarrufunun bin bir çeşit görünümlerine yani
“melekelerine” düşman olursa Allah’a düşmanlık göstermiş olur” ne demek
anlaşılıyor olmalı…
Keza “Kim Allah’a; meleklerine, peygamberlerine,
kitaplarına ve ahiret gününe iman ederse…” de şu oluyor: “Kim insanla,
tarihle, hayatla ve tabiatla iletişim içinde olan Allah’a; alemde
tecelli eden güçlerine (melaiketihi), tarih boyunca gelen elçilerine
(rusulihi), kitaplarına/hitaplarına (kutubihi), gelecekte de
(yevmu’l-ahir) hesap soracağına iman ederse… İşte böyle insanlıkla canlı
ve dinamik ilişki içinde olan (hayyu gayyum) Allah’a iman ederse,
bilsin ki, kopmayan bir kulpa yapışmış olur ki asıl iman da budur. Yoksa
müşriklerin gökte oturup duran, yarattıkları ile iletişimsiz,
yetkilerini alt tanrılara (dunillah) devretmiş, vurdumduymaz tanrısı o
“Gökteki”ne (Mülk; 67/16-17) değil…
Ayrıca mülk, melik, malik, mülkiyet, melek, melekut
kavramlarının en detaylı açıklamasını Süleyman kıssalarında
bulabilirsiniz.* Süleyman'ın duasında kimseye yaraşmayacak "mülk" vardır.
* Süleyman'a herşeyden verilir (min külli şey'in (bu ifadeye dikkat))
* Süleyman'ın muhatabı olan Melike'nin danıştığı kişilere (melei eftun)
* Hüdhüd'ün getirdiği haberde Melike'yi tanımlamasına dikkat "Ona herşeyden verilmiş" (min külli şey'in)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder